Ya ahlakımız bozuksa? Köşedeki bakkal öyle düşünüyor bence. Bu yüzden her daim suratını ekşitmesi. Aman kafasını on yaşında kapattırdığı on üç yaşındaki kızının ahlakı bozulmasın. Ahlak derken, tepeden inme. Atadan kalma. Yastık altı. Küflü. Ama kutsal. Gök delinmiş gibi yağmur yağan bir gün o gün. Market alışverişinden dönüyorum. Malum ellerim dolu. Islağım. Daha fenası çişim var. Çok! Tutabilecek seviyeyi üç saat önce falan aşmışım en az. Güç bela eve ulaşıyorum. Apartman kapısını açmak için anahtar lazım. Ve çantam bir dehliz adeta. Anahtar ise elbette yok. Bir miktar çiş kaçırıyorum altıma. Ama bir miktar. Fazla değil. Bir süre daha arandıktan sonra anahtarı içeride unuttuğum aklıma geliyor. Boşaltım sistemim huysuzlanıyor. Ben umutsuzlanıyorum. Köşedeki bakkalın tuvaleti vardır? Evet, dahiyane bir fikir. Bakkal ve mutaasıp ailesi bana bir çişlik izin vereceklerdir mutlaka. Jet hızıyla ilerliyorum. Poşetleri taşıyacak gücüm yok. Kalsınlar kapının önünde. En insani gülümsememi yüzüme yerleştirip en yardıma muhtaç sesimi takınıyorum. Anahtarı içeride unutmuşum da, arkadaşım gelene kadar kapıda bekleyeceğim. Acaba, tuvaletinizi kullanabilir miyim? Ailenin kadınları geride. Erkeği önde. Sorum ağzımda kalıyor. ‘HAYIR’ diyor bakkal. Kullanamazmışım, hayır. Mağrur çenesi yukarıda. Kirli hissediyorum kendimi. Çişimde bulaşıcı hastalık da yok oysa. Alelacele kendimi toplayıp peki diyorum. ‘PEKİ.’ Olayın anlamsızlığından çişim kaçıyor. Artık yok. Çiş yerine öfkeyle doluyorum. Burun deliklerime kadar öfkeyilim. Geri dönüyorum bakkala. Ters bi şeyler gittiğini anlamış gibi mağrur çenesi. Normale dönmüş, aşağıda. Bi şey mi vardı, diyor. Bi şey demiyorum. Sessizce, ayakta dikilmiş halde işiyorum dükkanının orta yerine. Pantolonum ıslanıyor. Bakkalın gözleri büyüyor. Gıkı, içeride. Çıkmıyor. Artık rahatım. O akşam, sabaha kadar yağan yağmur, benim kirimi temizliyor. Piç bakkalın öfkesi ve şaşkınlığı ise baki kalıyor.